Editörün Seçtikleri

Gümülcine’de Postinpûş (Poşpoş) Baba, Zaviye ve Tekkesi..

- Hüseyin MEHMET

Baba kavramı semavî dinlerin büyükleriyle onlara tâbi olan kişiler arasında sevgi, saygı, fedakârlık ve himaye gibi ahlâkî esaslar üzerine kurulan baba-evlât ilişkilerini oluşturması açısından eski zamanlardan beri kullanılagelmiştir. Tevrat’ta Hz. Âdem, Hz. Şît, Hz. İbrâhim ve Hz. İshak gibi peygamberlerden “baba” diye söz edilmiş, bu anlayış Hıristiyanlık’ta da devam etmiştir.

– Hüseyin MEHMET

Zemahşerî’nin işaret ettiği üzere tüm peygamberler ümmetlerine gösterdikleri sevgi, şefkat ve samimiyet bakımından onların babaları yerinde oldukları gibi ümmet fertleri de peygamberlerine gösterdikleri saygı ve bağlılık açısından onların evlâdı durumundadırlar (bk. el-Keşşâf, III, 264).

Nitekim Kur’ân-ı Kerîm Hz. Peygamber’in hanımlarından “müminlerin anneleri” (el-Ahzâb 33/6) diye söz etmekte, bir hadiste de Hz. Peygamber’in ümmetinin babası mevkiinde bulunduğu vurgulanmaktadır.

İslâm âlimlerine göre bu nevi naslarda müminlerin Hz. Peygamber’i ve onun eşlerini kendi baba ve anneleri gibi saygıdeğer bilerek, onlara hürmet etmeleri, kendilerine saygısızlık göstermekten veya onları saygısız ifadelerle anmaktan kaçınmaları gerektiği anlatılmak istenmiştir (Hucurât 49/2) .

İslâm’ın ilk asırlarında din âlimlerine, âbid, zâhid ve mürşidlere baba unvanı verildiğine dair bir bilgiye sahip değiliz. X. yüzyıldan itibaren çeşitli tesir ve sebeplerle bazı meczuplarla münzevi sûfîlere bab veya baba unvanının verilmeye başlandığı görülmektedir. Hücvîrî Keşfü’l-maĥcûb’da Ferganalı Bab Amr adlı bir sûfîden bahsederken bu bölgede büyük şeyhlere ve dervişlere bab unvanının verildiğini söyler. Baba Kûhî (ö. 442/ 1050) ile Baba Tâhir-i Uryân da (ö. 447/ 1055) bu unvanla meşhur olan sûfîlerdendir.

Baba unvanı XII. yüzyılda Türkistan’da hâcegân yolunu tutan sûfîlerle, Yesevî dervişleri arasında da ilgi görmeye başladı. Menkıbelerde Ahmed Yesevî’nin mürşidi olarak adı geçen Arslan Baba ile Ahmed Yesevî’nin halifelerinden Zengi Baba ve Maçin Baba bu unvanla anılmışlardır.

Ata ile baba kelimeleri aynı anlamı taşıdığından Yesevî dervişlerine önceleri ata denirdi. Bir ara hem baba hem de ata unvanı verildi. Nitekim Zengi Baba aynı zamanda Zengi Ata diye de bilinir. Ali Şîr Nevâî, Nesâyimü’l-mehabbe’de baba unvanıyla anılan Türkistan sûfîlerinin bir kısmından bahsetmektedir.

Baba kelimesi Çiştiyye, Kübreviyye ve Nakşibendiyye gibi Sünnî tariklere mensup bazı şeyhlere de bu unvan verilmiştir. Meselâ Nakşibendiyye’nin kurucusu Bahâeddin Nakşibend’in mânevî babası ve şeyhi Muhammed Semmâsî ile Kübreviyye’den Kemâl-i Cendî, Çiştiyye’den Köhnepûş baba unvanıyla tanınmışlardır.

Osmanlı Devleti’nin kuruluşu ile XIII ve XIV. asırda Anadolu’daki tasavvuf zümreleri arasında ve yaygın olarak kaynaklarda ismi geçen Geyikli Baba ve Koyun Baba’dan başka Barakiler’in şeyhi sayılan Barak Baba ile Duğlu Baba, Avşar Baba, Postinpûş Baba, Somuncu Baba, Otman Baba ve Timur’un ziyaret ettiği Baba Süngü ile halifeleri bu unvanla tanınan sûfîlerdendir.

Gümülcine’de Poşpoş Baba Tekkesi

Kuruluş yıllarında böyle bir görevi üstlenen, asıl adı Seyyid Mehmed Hammâri olan Postinpûş Baba kaynaklarda “Bursa fethinden mukaddem diyâr-ı Rûm’a vaz-ı kadem eden bûdelâ-yı erbâ’in” diye geçer. Taşıdığı Kalenderî meşrebi ve cezbeli kişiliğiyle, yaşadığı dönemde gösterdiği bir takım ahvâl ve kerametleri dolayısıyla sıra dışı bir sûfi olan Postinpûş Baba Orhan Gazi devrinde Anadolu’ya Buhara’dan geldiği kaydedilmektedir.

Dönem itibarıyla Orta Asya’nın en önemli ticaret, bilim ve kültür merkezi konumunda olan Buhara’dan Arz-ı Rûm veya Rûm-ili olarak bilinen Anadolu’ya gelen pek çok sayıdaki derviş ve gaziden yalnızca biri olan Postinpûş Baba, Anadolu’nun İslâmlaşması sürecinde Bursa’ya geldiği bilinmekte, Osmanlı Beyliği’nin de hızlı bir şekilde büyüyüp gelişmesinde önemli görevler üstlendiği belirtilmektedir.

İlk Osmanlı sultanları dervişlerin bu hizmet ve gayretlerini karşılıksız bırakmayarak bu gönül mimarlarına bir takım yerler tahsis etmiş, böylece bulundukları yörelerin maddi ve manevi imarına kapılar açılmıştır. Örneğin Geyikli Baba İnegöl‘ü ve Postinpûş Baba ise Yenişehir’i bu neviden bir imarla şenlendirmiştir.

“Postinpûş” isminin, Kalenderî dervişleri gibi hayvan postu giymesinden, Postin-pûş yani (post örtünen) manasında verildiği düşünülmektedir. Yaşamını, zaviyesine gelen yolcuların hizmeti ve halkın irşadıyla geçirerek Yenişehir’de vefat etmiştir.

Evliya Çelebi XVII. yüzyıl Postinpûş Baba zaviyesinin Orhan Gazi dönemi yapılarından biri olduğunu ve Orhan Gazi’nin oğluyla birlikte medfun olduğunu şu cümleyle beyan eder: “Ziyâret-i sâhib-i târîk-i Abâ eş-Şeyh Hazret-i Postinpûş Horasan erenlerinden ulu sultandır ve Bursa yolunda şehrin haricinde Kılınç Dede ve Postin Baba âsitanesinde Orhan Gâzi oğlu şehzâde medfûndur.”

Gümülcine’nin en eski yerleşim yerlerinden birisi olan Hacı İpekçi Mahallesinde bulunan Poşpoş Baba Tekkesi yukarıda bahsettiğimiz hizmetleri, fetihlere katkısı dolayısıyla dönemin sultanı tarafından hem taltif, hem de manevi feyzinden istifade manasında böyle bir tekkenin hizmete açılmasına vesile olmuştur.

Poşpoş adının tekkeye yakın olan çaydan esinlenerek aldığı bu meyanda yanıltıcı bilgidir. Postun boş olması dolayısıyla bu ismin uygun görüldüğü rivayeti de doğru değildir, zira 19 Temmuz 1885 tarihli Osmanlı Devlet Arşivlerinden tekkenin Şeyhi Mustafa Efendi’nin ölümü üzerine vazifenin Nakşibendî Tarikatı’ndan Hacı İsmail Dede Efendi’ye verilmesine dair bir belge kaydı bulunmaktadır.

Bir başka kayıt da 23 Eylül 1893 tarihinde Gümülcine’nin fethinde Gazi Evrenos Bey ile gelen ve fetihden sonra burada vefat eden Halvetî Tarikatı’ndan Postuboş Baba’nın Gümülcine’de bulunan dergâhının onarılması için gereken paranın Emlâk-ı Hümâyûn gelirlerinden karşılanmasını gösterir belgedir, mevcut belgeyle de tekkenin bu zamana değin faal olduğu ortaya konmaktadır.

Poşpoş tekkesi söz konusu olduğunda kaynaklarda ister postnişin düzeyinde, isterse hizmetli olarak tarihi seyir ve intikali Halvetî, Rufaî ve Nakşibendî tarikatları dışında bir başka tarikat adı geçmemektedir. Sadece Zenginis kaynak gösterilerek Alevi tekkesi olarak gösterilmek istenmesi ise var olan kaynakların aksine boş ve asılsız, hatta pestenkerânî bir iddiadır.

Tekkenin Osmanlının ilk fütûhat dönemlerine tekabül etmesi, Via Egnatia yani Balkanlara açılan Sol Kol üzerinde bulunması bunun hem bariz bir kanıtı, hem de tarih itibarıyla anakronik bir çarpıtma olduğunun apaçık göstergesidir.

Yukarda verdiğimiz bilgiler ışığında “Baba” ve “Dede” elkabı geçen her şahıs nedense her gördüğü sakallıyı baba sanmak kabilinden bir tarih aymazlığına uğramakta ve yine nedense sadece Alevilik ya da Bektaşiliğe hasredilmektedir. Aynı şey herhangi bir tekke, zaviye ya da Osmanlı eseri söz konusu olduğunda da bu tuhaflık karşımıza çıkmaktadır.

Ehline malumdur ki, tarihi eserlerin dahi kendince bir parmak izi vardır, onun ait olduğu medeniyet nüansları, dili ve kimliğindeki işaretler de yine ehlince okunabilmektedir. Keza bu tüm tasavvufî ekoller için de geçerliliğini korumakta, tariki, meşrebi, neşvesi hatta rengi dahi aynen temayüz ederek gün yüzüne çıkmaktadır.

[Hüseyin MEHMET, Trakya Üniversitesi Disiplinlerarası Balkan Çalışmaları Doktora öğrencisidir.]


KAYNAKÇA

T.C. Başbakanlık Devlet Arşivleri G.M. , Osmanlı Belgelerinde Batı Trakya, İstanbul, 2009, s. 461

Ahmed Bâdî Efendi, Rıyâz-ı Belde-i Edirne, Trakya Üniversitesi Yayınları, Cilt 3, s. 2244-2245.

İsmail Bıçakçı, Yunanistan’da Türk Mimarî Eserleri, İSAR Vakfı Yayınları, İstanbul, 2003, s. 134-135.

Prof. Dr. Mefail Hızlı, “Yenişehir’i Aydınlatan Bir Horasan Ereni: Postinpûş Baba ve Zaviyesi”, Bursa Araştırmaları Kent Tarihi ve Kültürü Dergisi, Bursa Araştırmaları Vakfı, Kış 2005, Sayı 11, s. 3-5.

1310 tarihli Edirne Vilayeti Salnâmesi.

Kaynak
http://milletgazetesi.gr
Daha Fazla Göster

Benzer Haberler

Başa dön tuşu